27 Temmuz 2016 Çarşamba

Depresyondan Çıkmak Bir Ömür, Girmekse Bir Dakika...

 
 
NOT: Değerli blogger arkadaşlarım ve yazılarıma yorum yazan okurlar... Bloglarımı %99 oranında ofisten yazıyorum. İlginç bir şekilde ofis politikası gereği gmail ofisimizde yasaklı. Blog hesabım gmail üzerinden olduğu için, blogu açabiliyorum ancak yorumlar gmail chat kapsamında olduğundan yorumlara yanıt veremiyorum! Verdiğimde, yorum yapmamışım gibi bomboş bir ekran çıkıyor. Evde ise bilgisayar açmayı tercih etmediğim gibi, buna fırsat da bulamıyorum. Sizlerin blog yazılarınıza yorum yapmamam veya yorumlarınıza yanıt verememem tamamen teknik bir sıkıntı olup, asla sizlere ve yorumlarınıza değer vermediğimi göstermiyor. Öyle ki, bazen yazılarınıza çooook şeyler yazmak istiyorum ama boş bir ekran gelince karşıma, sinirleniyorum...
 
Dediğim gibi bu bizim ofisteki teknik bir mesele... Sizleri izlemekten, yazılarınızı okumaktan ve yazılarıma yaptığınız yorumlardan keyif alıyorum. Her birinizi yazılarınızdan tanıyor ve kendimce analiz ediyor, her birinize çok ayrı olarak değer veriyorum. Bilmenizi istedim... Sevgilerimle :)
 
 
 "Sadece ben miyim acaba" diye bir süredir düşünüyordum.
Depresyona girmiş, mutsuz, umutsuz, çaresiz... Kolunu kaldırmaya mecali olmayan, hayattan keyif almayan...
 
Derken blogger'da takip ettiğim yazarların son yazılarını gördüm. Kendimi yalnız hissetmedim...
 
"O malum gecenin üstünden 10 gün geçti, etkileriyse hâlâ üstümüzde. Kâbus gibiydi, nasıl unutalım ki..." diye başlıyordu Leylak Dalı.
 
"sakinliği can sıkıcı, gri, ruhsuz günler... " başlıklı bir yazısı vardı Handan Hanım'ın.
 
"Vay arkadaş. Memlekete bak. Valla hiçbir şey yazasım yok." diye başlıyordu Mari Antrikot'un yazısı...
 
Dedim ki, "yalnız değilsin, anormal değilsin. Bu ülke ve içinde yaşanan koşullar hepimizi böyle olmaya sürüklüyor..."
 
"Kalkışma" girişiminden beri bana bir şeyler oldu. Ağlamam sürekli burnumda. Mutsuzum ve çok uyuz bir insan oldum, çıktım. Her şeye mıy mıy bir söylenme, her şeyden şikayetçi ve mutsuz olma, derin bir umutsuzluk. Evim 17. katta ve Meclise de oldukça yakın olunca, patlama sesleri, jetler hala kafamda sanki. Neredeyse iki hafta oldu, bunca yıllık yaşantımda böyle kötü bir gece yaşamadım ben. Her an ölebilmeyi bekledim. O bombalardan birinin de bizi hedef almasını. Sonra "Niye depresyondasın", e nerede olayım???
 
Oysa bilirim depresyondan çıkmak ne zordur. Kendinle iyi geçinmek ve beyninin içindeki o minik nörotransmitterlerin düzene girmesini günlerce beklemek... Serotonin düzeyi normale dönünce de, sorgulamalar başlar bu kez... "Ne yani, ben bir ilaca bağlı ve muhtaç mıyım? Kendi kendimi iyi edebilirim ben..."
 
Bu sefer bırakılan antidepresanlar, katlanan bir anksiyete olarak geri döner, vs. v.s., konum bu değildi nerelere geldim :)

 
 
                      
 
Sabah ofise geldim, işin teknik yönünü araştırdım biraz. Bu serotonin nedir, ne zaman seviyesi düşer, ne zaman artar.
 
Multiyasam sitesinde bununla ilgili bir yazı buldum. Basit bir dille yazılmış, herkesin anlayabileceği şekilde. Doğal yollardan serotonin artırımını anlatıyor. Bilmediğimiz şeyler değil aslında. Sağlıklı beslenmek, spor yapmak, stresten uzak durmak (!)...
 
Sahi stresten uzak durmak için çevremizdeki tüm stres kaynaklarını ortadan kaldırmamız gerekiyorsa, ıssız bir adaya gidip bir başımıza kalmak tek çözüm olmaz mı?
 
Kimse kusura bakmasın ama metropol yaşam koşullarında, depresyondan çıkmak bir ömür sürer, girmekse bir dakika...
 
Ama takip ettiğim bloglardaki insanların dahi aynı durumda olmaları, bana biraz da olsa bir rahatlama verdi. Biraz daha şans vermeye karar verdim kendime. Ben o minik ilaçlardan almak istemiyorum!
 
Bugün tekrardan döndüğüm diyetim, spor hayatım ve okuduğum kitaplarla, (bahsetmeye lüzum bile yok, bal damlam kedimle) üstesinden gelebileceğimi düşünüyorum.
 
Çok fazla kendimizi umutsuzluk içine itmemek tek ilaç belki de.
 
Dilerim bu ruh durumu da çabucak geçer gider üzerimizden.
 
 
 
 
 

15 Temmuz 2016 Cuma

Düşler Kurmak İçin : Google Maps

 
 
Buralardayım!
 
Öncelikle gecikme için sizlerden özür diliyorum. 28 Mayıs 2016'daki nikahımdan sonra, hayatın en hızlı geçen yüzüyle karşılaştım... Müthiş bir Dubai'de balayı, yoğun iş dönüşü, bayramda Çeşme tatili derken baktım ki bir buçuk aydır blog'uma girme şansı bulamamışım. Oysa blog ihmal etmeyi seven insanlardan değilim. Neyse yeniden hoşgeldim :)
 
Sonraki yazılarımda sizlere Dubai maceralarımdan ve seyahat ipuçlarımdan bahsedeceğim. Eğer gitmek isteyenler varsa, ekonomik ve en keyifli Dubai seyahati için izlemede kalmanızı öneriyorum :)
 
Dediğim gibi, evlendikten sonra mı hayat yoğunlaştı, işlerde patlama mı oldu bilemiyorum ama çok yoğun çalıştığım bir gerçek. Hele yaz sıcakları Ankara'nın kuru ikliminde iyiden iyiye kendini göstermişken, hava 38-39 derecelerde seyrediyorken, ofiste kapalı kalmak ve çalışmaya çalışmak gerçekten eziyet halini alıyor.
 
Derken ofiste, ezelden beri keyif aldığım bir şeyi deneyip müthiş moral-motivasyon sahibi olmanın bir yolunu buldum. Ofiste zaman zaman sıkılanlar veya çalışmaya bir mola vermek isteyenler için çok basit bir önerim var: Google Maps!
 
 
Eskiden beri seyahatlere çıkmadan önce, teknolojinin nimetlerinden faydalanmak suretiyle Google Maps'a girer, Street View modunda kalacağım otel ve çevresini gezer, beğenmezsem oteli değiştiririm :)
 
Şaka değil, New York'a tek başıma gitmeden evvel, kalacağım otelin inşaat çevresinde kaldığını, ortadan bir anayol geçtiğini ve yürüyecek kaldırım bile olmadığını görerek rezervasyonumu iptal etmiş ve muhitini beğendiğim Manhattan bölgesindeki bir otele geçmişliğim var.
 
Zaman zaman kızsak da, teknolojinin nimeti diye bir gerçek var. 

 
Bugün çalışmaya kısa bir mola verdiğimde, Ağustos ayında gideceğim Fethiye'nin hangi koylarını gezsem diye inceleme yaparken, Google Maps semalarında ve ardından Rodos Adası'nda buldum kendimi :) Baktım Mike's Sponges diye bir dükkan karşıladı beni. Tezgahta denizden çıkmış bir sürü sünger. Çeşit çeşit, her boyda. Sokaklarda dolanmaya devam ettim. Denize bakan bembeyaz mavi çerçeveli penceresi olan muhteşem evler, bahçelerde sardunyalar, ağaçlar, insanlar...
 
Bildiğiniz Ankara'da olduğumu unutup Rodos'ta buldum kendimi. Kafamda Chris Rea- On the Beach şarkısını söylerken, ben ada gezintime keyifle devam ettim :)
 
Bir yirmi - yirmi beş dakika bu şekilde geçmiş. İşe dönmemi sağlayan telefonla farkettim. Sonra düşündüm de, ne kadar müthiş bir şey bu Street View!

 
 
Bazen maddi sebeplerle, bazen zaman yokluğundan, bazen fırsat bulamadığımızdan, bazen de oraya gidecek uçak bulamadığımızdan... Seyahatler için bizi kısıtlayabilecek pek çok sebep var. Ama Google gerçekten, neredeyse benim için ve belki benim gibi seyahat etmeyi sevenler için, yüz yılın buluşu diyeceğim bu metodla, gidemeyeceğimiz hiçbir yer bırakmamış ki...
 
 
Butik İtalyan cafelerinin bulunduğu sokaklarda gezmek istiyorsanız, karmakarışık bir kültüre sahip Hindistan'ı arşınlamak istiyorsanız, Yunanistan'ın turistik bölgelerini gezmek istiyorsanız, hepsini geçtim o an Sultanahmet Meydanı'na gidesiniz geldiyse...... Düşünsenize, hepsi klavye ve mouse'unuzun bir ucunda. Bundan keyifli olabilecek tek buluş, oraya ışınlanma ihtimalimiz olur !!!! Ki bunu ben yaşarken görürsem, sanırım dünyanın en mutlu insanı olurum :)
 
Kısacası dediğim gibi, zaten senelerdir keyif aldığım bir şeydi Google Maps-Street View ile sokak sokak gezmek... Şimdi de işyerinde sıkılıyorsam, keyfim kaçıksa veya güzel bir mola vermek istiyorsam gideceğim sığınağım oluverdi.
 
Herkese şiddetle tavsiyemdir.
 
Tanrılar Okulu kitabında, Stefano D'Anna'nın da dediği gibi, "DÜŞ EN BÜYÜK GERÇEKLİKTİR..." Düş dünyam bu kadar büyükse, mutsuz olmak için sebepleri egale etmem son derece kolay.
 
Şu an gitmek istediğiniz her neresi varsa, gitmek için bir bilgisayar ve bir internet bağlantısına ihtiyacınız var. Bırakın parayı pulu, valizi, uçağı... Girin uygulamaya ve gerisini düşlerinize bırakın... Hayat bazen gerçekten çok keyifli :)
 
Teşekkürler Google, Allah sana zeval vermesin, ışınlanma için fikirlerin varsa, heyecanla bekliyorum! :) 

24 Mayıs 2016 Salı

Her Yarın Bir Düne Dönüşüyor Nihayetinde...


Her şey ne kadar hayatın içinden ve her şey ne kadar hayata dair...

Nikah koşturmacası önünde önümü görmezken, cumartesi sabahı çalan telefonun, tüm haftasonumu ve belki de yaşamımı değiştireceğini kestiremezdim elbette.

Babaannem vefat etmişti, gelen haber buydu. 

Telefonda bir süre durdum... Söyleneni anlamaya çalıştım... Anladıktan sonra vücuduma yerleşen boşluk duygusunu, çok sevdiği birilerini kaybedenler anlar sanırım. Beynin içinde pamuklar uçuşur gibi olur da nereye ve nasıl gittiğinizi bilemezsiniz ya hani... Aynen öyle bir duygu.

İnsan, çok sevdiği insanların ölebileceğine nedense bir türlü inanamıyor. Ölümü sevdiklerine yakıştıramadığımızdan olsa gerek, ölüm hep başkalarına uğrar da bize ve sevdiklerimize uğramaz sanıyoruz. Ama öyle değil.

Detaya çok lüzum yok belki, sonrası prosedürel ölüm işlemleri... Cenaze, defin, ziyaretçilerle dolan babaannemin evi... Dedemin, 60 senelik hayat arkadaşını kaybetmiş olmasının yüzüne kattığı hüzün... Ağlamalar, üzülmeler... Ve bomboş bir beyinle ortalıkta dolanan ben.

Doğum - düğün - ölüm... Hayata dair bir başka döngü geliyor mu aklınıza? Aslında bu üçü yaşamı var ediyor, bu üçü hayatın akışında keskin virajlarla değişiklikler yaratıyor. 

Babaannemin kaybından sonra, nikahı ertelesek mi ertelemesek mi diye konuştuk... Neyse ki davullu zurnalı, oynamalı hoplamalı bir tören zaten tercih etmemiştik. Babaannem de olsa ertelememizi ve üzülmemizi istemezdi sanırım. Bu nedenle şimdi nikaha odaklanmaya çalışıyorum. 



Cenazemizin olduğu pazar sabahı, Ankara'da müthiş şiddetli bir yağmur vardı. Yağmur yağdı, yağdı, yağdı... İçinde hiç bereket bırakmayana kadar yağdı. Hava serinledi, caddelerde şemsiyeler açıldı.

Bahçelievler 7. Cadde'de sabah bir kahve içip, kitabımı okudum cenaze saatine kadar. OSHO - Ölmeden Önce Ölünüz...

Belki o sabah o kitabı okumasam, yaşadıklarımı, yaşayacaklarımı, o cenaze ritüellerini ve kaybımı böylesine olgun, böylesine anlamlı ve böylesine mantıklı kaldıramazdım, kabullenemezdim. Kitap, bir fener gibi karanlıkta önümü aydınlattı.

Osho'ya ve fikirlerine yeniden teşekkürler ettim. İlk aldığım Osho kitabı için kendime minnet duydum. İyi ki bu fikirleri belirten biri var ve iyi ki hislerime tercüman oluyor, iyi ki duygularımı yönetmemi sağlıyor, yattığı yerde çok mutlu olsun diye düşündüm durdum... Satırlardan beni çok etkileyen kısa bir bölümü şöyle idi: 

"(...) Ölüm, yaşamın karşısında değildir; o yaşamı sona erdirmez, yalnızca onu güzel bir zirveye taşır. Yaşam, ölümden sonra bile devam eder. Doğumdan önce de var olduğu gibi, ölümden sonra da var olmaya devam edecektir. Yaşam, doğumla ölüm arasındaki küçük boşlukla sınırlı değildir, aksine doğum ve ölümler, yaşamın sonsuzluğunda küçük bölümlerdir."



Kitaptan 100 sayfaya yakın okuyup, yağmurun akışına kapılıp cenazeye gittim. 

Tanık oldum...

O gün orada olan 8 ayrı cenazeye, sevenlerine, uğurlayanlarına ve tabutlara baktım... Tabutların üzerine konan şahsi eşyalarına, dua edenlere, kalabalığa, mezar taşlarına, bulutlara, inadına sürekli yağan yağmura, mezarlıkta üzgün gözlerle dolanan sokak köpeklerine, mezar taşları üzerindeki isimlere, çiçeklere, insanlara... Baktım ve tanık oldum her şeye.

Bir bitişe değil, hayatın sadece bir bölümüne. 

Sonra babaannemlerin evine geldik... Ziyaretçilerle doldu taştı, dualar okundu, ikramlar yapıldı.

İçlerinden biri, "Gömülen gün ikram yapılmaz" dedi...
Bir diğeri, "Gömülen gün değil, bir sonrasında dua okunur" dedi... İzledim... Tanıklık ettim.

Tanrı'nın, ritüelleri kurallara bağlamayacak kadar meşgul olduğunu, böyle basit şeyler için bizleri günahkar ilan etmeyecek kadar merhametli ve büyük olduğunu düşündüm. Her kafadan çıkan ayrı seslere, ayrı ayrı sinir oldum. 

Babaannemin odasına girdim...
Kimse yoktu.
Artık yatağında babaannem de yoktu.

Dolabını açtım, eşyalarına dokundum, kokladım... 
Güzel günlerde üzerinde gördüğüm ipek gömleklerine, kalem eteklerine dokundum. O güzel ortamlara gittim. 

Baş ucundaki en sevdiği çalar saatine, tarağına, yarım kalmış kremlerine, ilaçlarına baktım. Hepsi sahipsiz kalmıştı ama varlıklarına devam ediyorlardı. 

Elli sene dokunmasak ve başlarına başka bir şey gelmese, elli sene daha da orada olmaya devam edeceklerdi. Belki yüz, belki yüz elli yıl da... Onlar cansızdı. 

Eski fotoğraflarına baktım babaannemin... Üzüntüm, her ölünün arkasından duyulan hüzün gibi biraz bencilceydi. Bir daha onu göremeyecek olmak, özleyeceğini bilmek... Bunların hüznü... Oysa gidenin çok mutlu olduğunu kalp ve mantık göz ardı ediyordu. 

Zor bir haftasonu geçti.

Ağladım, düşündüm, Osho okumaya devam ettim.
Bu esnada düğün için tokamı ve parfümümü, düğün rujumu aldım.
Hayat devam etti.
İşe geldim, çalışmak istemedim. Anlamsızca web sitelerinde gezindim, sevdiğim blogları okudum. 
Bu esnada düğün için fotoğraf mekanını seçtim, bununla ilgili yazışmalar yaptım.
Babannemi özledim, sonra biraz daha ağladım.
Nikahla ilgili arayanlar, baş sağlığına gelenler oldu.
Gülümsedim bazen, bazen de ağladım.

Makyaj yapmadım.
Biraz daha ağladım. 

Sonra kedimle dertleştim. O da kocaman gözlerini gözlerimden ayırmadan beni dinledi. 
Onu tekrar çok sevdim.
Sonra biraz daha ağladım.
Biraz müzik açtım. 

Nükhet Duru'nun - Ben Yine Sana Vurgunum şarkısı çaldı. Ağlamaktan heba oldum.
Sonra sakinleştim.
Pek yemek yiyemedim. 
Saçıma başıma özen göstermedim. 

Canımı sıkan detayları boşverdim.
Umursamadım. 
Yağmur yağmaya devam etti. Üşüdüm. 
Sonra biraz yine ağladım.

Babaannemin eşarplarından, onu bana en çok hatırlatanını aldım. Hatıra olarak evde sakladım. 
Sonra aynada kendimle göz göze geldim.
Biraz daha ağladım. 

Psikoterapistimden acil randevu aldım. Onunla ölümü konuşmam için daha uygun bir zaman olamazdı ki... Kafamdaki çelişkileri, bu duygularımı ona anlatmazsam kime anlatacağım? 

Sonra sakinleştim.
Bir süre ağlamadım. 

Sonra geldim ve bloga duygularımı yazdım.
Babaannemi şimdiden özledim. 

Ama özlemek de hayata dahildi. Hayatımıza yıldızlar katan her yarın, nihayetinde bir dün'e dönüşecekti...

Kapımı kapadım, kendimle kaldım. 

Düşündüm, sonra biraz ağladım.

Seni seviyorum babaanne, öldün diye sevgi biter mi hiç?
Seni her zamankinden de çok seviyorum.

Işıklar içinde uyursun, sevdiklerime selam söylersin değil mi?

20 Mayıs 2016 Cuma

Bir Düğün Sorunsalı Daha: Fotoğraf İçin Dış Mekan Seçimi...




Düğünle ilgili zibilyon tane detay var ve içinden çıkabilmek, isterseniz üç yıl önceden çalışmaya başlayın, adeta imkansız gibi bir şey...

Düğün makyajı...
Düğün saçı...
Gelinlik...
Düğün parfümü...
Giriş müziği...
Mekan...
Dans müziği...
Gelin çiçeği...
Nikah şekeri...
Pasta müziği...
Düğün - nikah - kokteyl sorunsalı...


Listeye en az 60 madde daha ekleyebilirim... Gelin için elli kat daha zor bu detaylar. Damat bey bir yerden sonra yırtıyor da :) 

Bu haftasonu yeni bir sorunsal edindim. Ankara'da yaşayanlar olarak, gidilecek mekan sıkıntısı çektiğimiz gibi, bu kez de düğün fotoğrafı dış mekan sıkıntısı çektiğimizi öğrendim.

Eskiden stüdyo fotoları vardı ne güzel... Gelin-damat sabit durur, arka fon paso değişir; kâh deniz deseni yerleşir arkaya, kâh pembe balonlar gelir, yuvarlanır giderdi insanlar. Yukarıdaki örnek gibi mesela :) 

Gel gelelim düğün hikayeleri, düğün filmleri vesaire çıkıp fotoğrafçılık sektöründe devrim gerçekleşeli beri, stüdyo fotoğrafları popülerliğini yitirdi. Şimdi doğal, tercihen zoom'lu ve estetik fotolar moda. 

Ankara'da güç bela araştırmalarımız neticesinde, güvenilir, dinamik bir ekip olan Happy Day Story ile anlaştık. Bu kez de karşımıza, fotoğraflar nerede çekilecek sorusu çıktı. Fotoğrafçılar Hacettepe Yeşil Vadi'yi önerdiler ve dün bu mekanı ziyaret etme fırsatımız oldu. 

                              

Yeşil Vadi, Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü içerisinde gizlenmiş bir cennet sanki. Haftasonu gitsem de bir nefes alsam dediğimiz yerlerden biri adeta. Piknik yapanların yanısıra, gölet yanında yürüyenler, fotoğraf çektirenlerle birlikte oldukça yeşil ve henüz özelleştirme adına keşfedilmemiş yerlerden biri. 

Beğendiğimi ve renklerini, doğasını sevdiğimi söylemeliyim. Göletteki turuncu balıklar ve nilüferlere ayrıca bayıldım. İnsana mutluluk veren bir yer gerçekten.

Gel gelelim çok yönlü düşünen bir insan olarak, bu mekanda fotoğraf çektirmek isteyip istemediğimizi nişanlımla bir değerlendirdik. Benim için avantajları şöyle: 

1-Renkler ve doğası gerçekten güzel 

Gördüğünüz gibi tek avantaj sayabildim :) 

Gelelim dezavantajlarına:

1- O gün havanın yağmurlu olması bu mekanda çekimi imkansız kılabilir,
2-Hava güzel bile olsa orman içi ve doğal ortam olması dolayısıyla gelinliğin etekleri toz-pis-kir içinde kalabilir ve akşam nikaha o tozlu gelinlik etekleriyle katılmak durumunda kalabilirim
3-Girişi maşallah zorlaştırdıkça zorlaştırmışlar. Rektörlüğe dilekçe yazmanız yetmiyor, 300 TL de bir para veriyorsunuz. Hava ve yeşillik parası herhalde bu da. 
4-Çevrede fazlaca insan var ve bakışlardan rahatsız olabilirsiniz,
5-Güneşin alnında, porselen makyaj bile olsa terleyebilir ve huzursuz olabilirsiniz...

Burada fotoğraf çektirmiş olup da yukarıda saydığım dezavantajları yaşamamış olanların yorumları olursa elbette çooook makbule geçecektir. 





Tabii bu dezavantajları düşünerek, bir de B planı uyduralım dedik. 

B planı olarak da, Ankara'lıların pek çoğunun bildiği, Bilkent Altın Köşk'ü düşündük. Burası, Amerika'ya yerleşmiş bir iş adamı tarafından yapılmış, bildiğiniz bir malikane :) İç mimarisi Selçuklu-Osmanlı, dış mimarisi biraz daha Arap tarzı gibi. 

Bildiğim kadarıyla şimdilerde müze olmuş ve ismi Merik Konağı olarak geçiyor. 

Burada bekçi usulü çalışıldığını ve bekçinin duruma göre bahşişle (bahşiş derken 40-50 TL gelmesin aklınıza, tarife 200'den başlıyormuş :) ) çiftleri çekim için içeri aldığını öğrendik.

Otantik görünümüyle bence çok muhteşem bir çekim mekanı olabilir. 

Burayla ilgili tek bir kaygım var; o da mimarinin çok şatafatlı ve desenlerin oldukça karışık olması. Bu durum, fotoğraflarda kalabalık ve karmaşaya yol açabilir gibi geldi bana. Bu yüzden ufak bir kaygım var. Ama büyük olasılıkla bu mekanı tercih edeceğiz gibi görünüyor. Bu mekanla ilgili de görüş ve önerileri olanlar veya daha iyi bir mekan önerisi olanlar varsa çoooook makbule geçer gerçekten. 

Her şey zor da, bir ömür hatıra olarak saklanacak fotoğrafların çekim alanını belirlemek de en zorlarından biriymiş gerçekten :)

Daha sonra, düğün parfümü ve düğün rujumu nasıl seçtiğim konularını da sizinle paylaşacağım. 

Sorunsallar detaylar bitmek bilmiyor ki :) 





13 Mayıs 2016 Cuma

Eğer Herkes Zekâsının Yüzde Yüzünü Kullanırsa Cenneti Burada Yaratabiliriz...


Daha önce bahsetmiştim, Osho'yu ne kadar çok sevdiğimden, değerli bulduğumdan ve 2000 senesinden beri kitaplarını okuduğumdan. 

Az önce, ofisten birinin tam tabirle "cinlerimi tepeme çıkarması" ile gerginleşen günüm, Osho'nun yine bir sözünü hatırlamamla sakinleşip normal akışını buldu.

Şöyle diyor Osho: 

Eğer herkes zekâsının yüzde yüzünü kullanırsa cenneti burada yaratabiliriz. 


Sonra dedim ki, herkes sen değil.

Herkes senin gibi düşünmüyor.

Herkes senin okuduklarını okumuyor.

Herkes senin sahip olduğun vicdana ve insani yetilere sahip değil.

Herkes birini kırmamak için senin gibi özenli de değil.

Ve sakinleştim.

O kişinin sığ deniz gibi olan yaşantısındansa, düşüncelerinin zenginliğiyle hayatıma yıldızlar katan insanların varlığına teşekkür ederek yaşadığım renkli hayatıma teşekkür ettim. 

Kimsenin beni üzmesine iznim yok. Bunu yapmaya çalışan her kim olursa olsun, zeka sahibi olmadığını düşünüp sakinleşiyorum. 

Herkes zekasının yüzde yüzünü kullansa, zaten Osho'nun dediği gibi cenneti yeryüzünde yaratabilirdik. 

Sığ insanlarla canınızı sıkmayın, günlerinizi karartmayın. Siz kendinize, okuduklarınıza, düşüncelerinize ve sizi mutlu edenlere odaklanın.

Bırakın onlar kendi bataklıklarında debelensinler.

Beni, benden başka kimse üzemez ve yaralayamaz...

İşte bu kadar...

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Daha İyi Bir Ürün Sanırım Kullanmadım: Physicians Formula Mineral Wear Talc-Free All-in-1 ABC Cushion Foundation


Hemen hemen her kadın gibi ben de kozmetik ürünlerine meraklıyım elbette. İki üründen bir türlü istediğim verimi alamamıştım bugüne kadar: Biri rimel, diğer de pudra-fondöten.

Yıllardır süren pudra-fondöten arayışım tek ürünle son buldu: Physicians Formula Mineral Wear Talc-Free All-in-1 ABC Cushion Foundation... Çünkü bu üründen sonra pudra ihtiyacım kalmadı. 

Bir süredir araştırmalarıma hız vermiştim. Onu deniyorum olmuyor, bunu deniyorum durmuyor derken, bir tavsiye üzerine bu ürünü aramaya başladım. Aramaya başladım diyorum çünkü eczanelerde satılan bu dermo kozmetik ürün, Ankara'da birçok eczanede ne yazık ki karşıma çıkmadı. Ben de bir eczane olduğu bilgisini edindiğim www.dermobakim.com adresinden bu ürünün Light olanından bir adet sipariş verdim. 

Öncelikle ürün, yaklaşık 2-3 günde elimde oldu, memnuniyetimi belirtmeliyim. Ambalajına bayıldım, çok tatlı bir kutusu var. Ve ilk denediğim gün de çooook mutlu oldum. 


Ürünü açtığınızda, altı sıkı kapaklı sıvı formlu sünger fondöten karşılıyor sizi. Hani kavanozda süngerli asetonlar oluyor ya, aynı onun fondöten olanını düşünün. Kendine ait bir de aynalı bölümde süngeri var. Bu süngerle uygulamanızı yapıyorsunuz.

Şöyle puanlayabilirim:

Kapatıcılık: 9.5 / 10
Kalıcılık: 8/10
Ton: 9/10
Kullanışlılık : 8/10
Bir daha tercih edilebilite : 10/10


Üzerine pudra sürmeye asla gerek duymadım. Ciltte parlama yapmıyor, yapay bir fondöten gibi durmuyor, canlı ve genç bir görünümle iz ve ton farklılıklarını yok ediyor. SPF 50 güneş koruması da cabası. Niye bu ürünü daha önce görmedim niye niye niyeeeeee :)

Kalıcılığı da gayet başarılıydı. Tüm gün yüzümden çıkmadı, herhangi bir bulaşma da yapmadı.

Ürünle ilgili tek kaygım var, o sıkı plastikle kapatılan fondötenli bölgenin kuruması. Çok dikkatli ve sıkı biçimde, fotoğrafta görünen beyaz kapağı ve üst kapağını kapatıyorum ama ürün bir şekilde kurursa çok üzülürüm. 

Bunu da kullanım aşamasında test edip göreceğiz. 

Teşekkürler Physicians Formula... Sanırım başka bir fondöten artık kullanmam...

3 Mayıs 2016 Salı

Süper Bir Anneler Günü Hediye Alternatifi!

Bir süredir doğanın bize karşı ne kadar cömert olduğunu düşünüyorum. 
Baharın gelmesiyle açan çiçekler, oradan oraya uçuşan polenler, hiç bıkmadan öten kuşlar...

Toprağa, yeryüzüne, doğaya hiç değer vermeden, hiç düşünmeden ve sonrasını planlamadan onu katlederken, her yeri beton yığınlarıyla, arabalarla, yollarla kaplarken aslında ne kadar düşüncesiz, ne kadar da benciliz...

Sokak hayvanlarının bile yaşayabilecekleri bir yer yok. Sürekli ezilme, insanlar tarafından eziyet edilme tehlikesi altındalar. Bu gerçekten insafsızca!

Bir süredir WWF - Doğal Hayatı Koruma Vakfı'nı inceliyordum. Ve bu sabah doğaya ve kendi mutluluğuma bir katkı yapmaya karar verdim. Vakfa gönüllü bağışçı oldum. 

Bizlerden büyük beklentileri yok. Hepimizin geçim derdinde olduğumuzu biliyorum. Ama ben her ay, beni mutlu edecek ve bana zarar vermeyecek bir miktarı, doğanın ve dostlarımızın korunması için harcamaya karar verdim.

Şu an doğaya karşı bir parça daha iyi hissediyorum kendimi. Ona bu kadar muhtaçken hunharca yok etmemize bir parça engel olabilirsem, mutluluğum zirvede olur!

Üstelik sadece üye olmakla kalmadım! 

Bir tane de PANDA evlat edindim! Bunu aylık destekten ayrı bir bağışla yapıyorsunuz. İster kendi adınıza, isterseniz de doğum günlerinde, anneler gününde, babalar gününde, yeni yılda sevdikleriniz adına bağışta bulunup hayvan evlat edinebilir, nesillerinin tükenmesine engel olabilirsiniz.

Gelecek aylarda başkaca hayvanlar da evlat edinmeyi düşünüyorum.

Örneğin Türkiye'de ciddi tehlike altında olan yunuslar veya caretta carettalar... 

Anneler günü yaklaşırken ve annenize ne hediye vereceğinizi düşünmeye başlamışken aşağıdaki, sizin için bir fikir olabilir belki! 

Bana böyle bir hediye verilse ben çooook ama çok mutlu olurdum gerçekten! Manevi değerinin yanında, doğaya bir parça destek olmak isteyenler için, buraya tıklayarak bir türü evlat edinmek yeterli. 

Ben bugün gerçekten vicdanen bir parça daha huzurluyum doğaya karşı... 

Kendimi iyi hissettim! Hayatıma bir yıldız daha katmak için, bir canlıyı evlat edindim :)

Şimdi sıkıcı işlerimin başına ayrı bir motivasyonla dönebilir ve kaldığım yerden çalışmama dönebilirim.

Bu gezegende yaşıyoruz ve o bize karşı bu kadar cömertken, onu katlediyor olmamız kabul edilemez bir şey... Doğayı ve hayvanları seviyorum... O halde, üzerime düşeni yapmak her daim boynumun borcudur!